« Önceki | Sonraki »

30.11.2006

GÜZEL Mİ GÜZEL...

 

 

Şimdi şöyle güzel bir şey hayal edin, aklınıza gelen ilk güzel şeyin ne olduğunu bir düşünün. Güzel bir kadın mı? Harika bir sahil mi? Şık bir masada yenilen romantik bir yemek mi? Tertemiz çok şık bir yatak odasında geçirilen özel anlar mı? Nefis bir lâle bahçesi mi, bir  çocuğun kahkahası mı, bir yunusun atlayışı mı, gökkuşağı mı, rahat bir uyku mu, seyir etmek mi?  …vs, vs…

 

İnsan neye göre güzeli seçer? Güzel olan nedir? Neden bir şey bize güzel gelir?

Birkaç gündür aklıma takılan bir konu bu, içimde bir şeyler kıpırdanıyor, düşünüyorum ama tam da emin olamıyorum. Bazen içtiğim bir içki, bazen seyrettiğim bir film, bazen dinlediğim bir müzik, bazen gözümü alamadığım renkler, biçimler, insanlar ve bir sürü şey. Ne kadar çok güzel şey var, güzelliklerle bezenmiş bir yaşam yaşıyoruz. Farkında değiliz ama güzellik aramak bir bağımlılık olmuş, ne alırsak alalım, nereye gidersek gidelim güzel olup olmadığına bakıyoruz.

 

Peki nedir bu güzellik tutkusu, doyumsuzluğu, hevesi, özlemi? Neden bunca özen, ihtimam? Dışta güzel olan içte de güzel midir? Sadece ambalaj mı önemlidir ya malzemesi, içi, gizemi, karışımı, onlar ne derece önemli, ne derece fark ediliyor?

 

Güzellik bence aslında zehirli bir iksirdir, tadına baktıkça dahası istenir, tadıldığında büyüsü ile daha çok zehirlenilir ve bu tatlı tat insanı bağımlı yapar ve doyumsuzluğa sürükler.

Güzel insana özenilir her zaman, gözde büyütülür, keşke onun kadar güzel olsam neler yaparım neler denir ama işin aslı pek de öyle olmayabilir. Bazen güzellik başa sadece koca bir dert olabilir. Güzellik bir silah olduğu kadar aynı zamanda genellikle hedef olma hali de getirebilir. Biraz aklı çalışan biri için de son derece sıkıcı olma ihtimali yüksektir.

Yolda yürüdüğünde, yeni bir insanla tanıştığında, bir görüşmede hatta bir dert anlatmaya çalıştığında karşındaki sadece boş boş bakıp aklından ne denli güzel diye geçirdiğinde insan çıldıracak noktaya gelebilir. Burada yine kadın ve erkek arasındaki çekime geliyoruz.

Yakışıklı adamların peşinde bir sürü kadın, güzel kadınların peşinde de bir sürü adam.

 

Güzel bir kadına sahip olmak istemeyen birini pek görmedim,  o kadının biriyle beraber olup olmaması, evli olması veya olayın farkında olmaması bile dert değildir. Kadın güzeldir ve elde edilmek istenmektedir. Zehirli iksiri ışık saçar, göz boyar, bağımlı kılar. Çoğu ilişki veya çoğu evlilik erkeğin aslında güzel bir şeye sahip olma isteğinle orantılıdır. Sevgi vardır belki ama bu daha çok o benim malım istediğiniz kadar bakın ama sahibi benim olma olasılığını taşır. Bir erkeğin en büyük sınavı belki de bir kadının güzelliğidir, kadının seksapeli, cazibesi bir adamı mahvedebilir. Bunu kullanmayı becerebilecek kurnaz varlık da aslında her dediğini yaptırma veya şekillendirme maharetine sahiptir.

 

Güzelliğe dokunmak, onu tatmak, onu hoyrat bir biçimde içe çekmek de işin diğer tarafı, aslında o kadar hoyratça ve çabucak bozulmamalı hiçbir güzellik, sonunda bir tarafa atılmamalı. Zaman, onu eskiten ve aşina yapan zaman diğer güzelliklere yol almaya sevk eden bir başka olay. Çiçek dalında güzelken onu acımasızca koparıp bir vazoya koyarız, sonra suyunu değiştirmeye üşenir ve solmasına gönül rahatlığıyla izin veririz, oysa onu koparmadaki sebep ona sahip olmaktan başka bir şey değildir ve olunduğunda da değeri önemsenmeyecek kadar değişecektir. İşte güzel bir şeye sahip olmak da belki böyle bir şeydir, altında ne yattığını bilmeden sadece görünüşünden etkilenmek ve onu insafsızca sahiplenmek.

 

Güzel bir eşe sahip olmak, güzel kıyafetlere, güzel olan her şeye sahip olmak isteği insanın sanki temel dürtülerinden biri. Yemek güzel olsun, mekân güzel olsun, iş yeri güzel olsun, ayakkabılar güzel olsun kısacası neye bakarsak neye elimize atarsak hep güzel olmasını isteriz.

 

Peki nedir güzel olan? Güzellik neye göre ve kime göredir? O çekimi yaratan veya tetikleyen itici güç nedir? Neden cazibesine kapılırız? Bu bizi nereye taşır?

 

Sorup duruyorum kendime, belki de güzele bakmak sevaptır deyimi çok anlamlı, iyiye teşvik belki, Tanrı’ya yakın olma hali belki, ilahi bir anlatım belki…

Yine de güzel sadece dışta görünen değil bence, güzel olan bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz onca şeyin arasında kendi kendimize avunmalarımız, kendimizi değerli hissetme çabamız, güzel olan kavuşmayı hasretle beklediğimiz hayalimiz o hayal ki bu boyutta sadece güzelliklerle kendini hatırlatıyor, sadece o çekim ve haz insanı ona yaklaştırıyor. Bazen dokunmakla, bazen okşamakla, bazen kokusunu duymakla bazense sadece seyretmekle…

 

Sanırım vardığım nokta şu; güzel olan ve hayranlık uyandıran her şey aslında kendi içimizde olmayı ve olmasını beklediğimiz Tanrısal yanımız, bozulmayan, değişmeyen özde ve bütünde bir olma hali, kavuşma ve bütünlenme isteği, enerjiyle iç içe geçme ve birleşme hali…

Bazen aynaya baktığımızda da kendimizi çok güzel ve ulaşılmaz buluruz, severiz kendimizi, beğeniriz ve gerçekten de bir kişi önce kendi güzelliğini görmeli, görmeli ki tüm yansıyışları kendinden kendine aksın ve herkes ve her şeyle birleşip bütünleşsin. Her sahne, bu büyük oyunun her sahnesi kendi kendimize yönetip, oynadığımız oyun.

 

Güzelliği başkasında değil kendimizde aramalıyız belki de.

Aslında belki de güzele güzel demem güzel benim ( ben ) olmadıkça cümlesi çok anlamlı oluveriyor. Tüm güzellikler, tüm dilekler ve tüm akışlar bizden bize olsun, yüreğimizin güzelliği ışısın, nurla aydınlansın ve bütünde ne güzel ne çirkin kalsın, özde sadece hepsi BİR OLsun.

 

 

30 Kasım 06

Carolina Isolabella Özgün

 

15.11.2006

AĞAÇ GİBİ

 

 

 

 

Ne olduğunu ve ne için hizmet ettiğini bilirsen üzülmezsin...

Bazen hayatlarda sadece bir boşluk doldurmak için varsındır, bir yerin olduğuna inanırsın ama o sadece geçici bir süre boşluk doldurduğun ve varlığınla destek verdiğin bir süreçtir. Ağaçlar vardır, kökleri sağlamdır, oldukları yerden ayrılmazlar, sadece yaşarlar.

 

Bahar gelir bahar açarlar, renk renk güzelliklerinle ilgi çekerler, dallarından çiçekler koparılır vazolarda saklanır, koklanırlar, saklanırlar ve atılırlar. Bir sonraki aşamada meyve verir ağaç, tadını verir, sofralarda servis edilir, karın doyurunca terk edilir o ise son yapraklarını hüzün ve sert esen rüzgârlarla kaybetmeye başlar, konulduğu yeri hatırlar, ağlarken yapraklarını döker. Sonra kış gelir üşür ve çırılçıplak kalır, ilgisiz ve sevgisiz. Bilir ki içini tamir edene dek çıplak kalacak, sonra hava ısınmaya başlar ve yeniden çiçek açar ağaç, her seferinde yine ve yeniden. Yine kokusunu salar, çiçekleri koparılır , meyvesini verir ve terk edilir.

 

İşte kimimiz böyle yaşarız hayatı; bir ağaç gibi, olduğu yerde duran, kökleşen, seyirci olan ve kabullenen. Kabullendiği ise; ilgi, sevgi ve yenilgidir. Doğanın akışına direnmez ve hayatı yine de kucaklarız, her gelenin bir gün ardına bakmadan gideceğini bilerek dallarımızı Tanrı'ya uzatır bir dolar bir boşalırız. Her yeni deneyimde kökleşir ve büyürüz, şuuurmuz gün geçtikçe derinleşir, kollarımızın altında mutluluğu tadan ve hüzünlerini gövdemize sarıldıklarında bırakanlardan sonra biz ağaçlar nihayetinde sadece dönüşür ve yeniden diriliriz. O zaman ki sonunda ya kesilir bir mobilya halini alır ya da kurur ve toprağa karışırız.

 

Hayat ve yaşam iç içe olur, güzelliğimizle büyülediğimiz mazide kalanlar ise belki sadece kabuğumuza kazıdıkları isimlerini bırakırlar bizde, anıları ve sıcaklığı aşikar olan isimlerini.

 

15 Kasım 2006

Carolina Isolabella Özgün

3.11.2006

SÖYLE BANA

 




Bazen söylemek istediklerini söyleyemezsin, anlatmak, açıklamak istediklerini açıklayamaz, anlatamazsın. Kelimeler ağızdan çıktı mı bazen geri dönüşün olmaz, halbuki aslında karşındaki de senin bildiklerini bildiğini bilir ama bilmezlikten gelir. Karşılıklı ve gizli bir anlaşma gibidir suskunluklar.

Hiç dayanamayıp da sorduğunda ise asıl cevabı değil, senin duymak istediğini düşündüğü cevabı verir sorduğun kişi. Bunda bile gizli bir anlaşma vardır, o bir başka şey der sen ise ne demek istediğini anlar ve bilirsin, o da bildiğini bilir ama bu oyun böyle sürer gider.

Gözlerde karşındakinin neyi ne kadar bildiğini veya anladığını sorgulayan soru işaretleri oluşur, onlar asla yalan konuşamazlar, hele bir de duyulmayanı duyar, görülmeyeni görür, sezgili ve açık şuurlu biriysen. Bir de üstüne bildiğini, anladığını kanıtlamaya ihtiyaç duymayacak kadar evrimliysen, gerçekleri içinde helalleşebilecek kadar kaldırabiliyorsan olay epey ilginç olur.

Beklediğin sadece dürüstlüktür, yine de bu dünyada bunu yapacak kaç kişi var, karşındaki sana duymak istediğini sandığı şeyi sorarken bile aslında duymaya hazır değildir, sadece sana gücünü ve farkındalığını kanıtlamak istemektedir. Oysa bazen insan acı duyacak bile olsa gerçeği o insanın ağzında almayı ve olduğu gibi alıp kabullenmeyi istediğinden de sorabilir.

O kişi dürüstçe ona açılsa, tüm duygularını, beklentilerini ve hislerini dile getirebilse, sebeplerini açıklayabilse bence öyle sağlam bir temelde olur ki ilişkiler. Yine de bu kaldırabilmekle ilgili, sanırım bu güç pek öyle kolay kazanılacak bir güç değil. Çünkü bu güç, gücünün gücünü fark etmeni ve hayata daha net gözler ve gerçeklerle bakmanı sağlar.

Zor olanı kabullenebilmek, kendini kendinden silebilmek, egonun üstesinden gelip müthiş bir doygunlukla yaşayabilmek. Sana konuşanın gerçek ve samimi olarak kendini tam ve net bir şekilde ifade edebilmesi ne müthiş olurdu. Aslında bildiğin ama yarım kaldığın ve yanaşamadığın, yıkamadığın, onun kendini koruduğu sandığı o duvarı aşamamanın ezikliğini hissetmemek müthiş olurdu.

Misal; evet seni aldattım çünkü şu veya bu sebepten bunu istedim, duygularım ve hislerim şunlardı, vs,vs. Bu böyle açıklanabildiğinde samimiyet bence ilişkiyi derine oturtur, tabii bu bunu kaldıramayan kişiye söylenmemeli inancı da var. Belki de öyle. Zaten kaç kişi bununla yüzleşebilir ve karşısındakini gerçek isteklerine hak verebilir ve anlayabilir ki? O kişi de bunu aslında kendine nedenlerinle itiraf edince eminim kendinle yüzleşecek ve aslında kendinde göremediği bir şeyi görebilecektir. Belki de ihtiyaç değil de sadece içinde bir eksikliğin sebebini bulup şifalanacaktır.

Kaç kişi kendine kompleks yapmadan karşısındakinin nedenlerini kendi içinde hissedebilir ki, veya kabullenebilir ki? İlişkilerde yargı olmadan o insanı yudumlayabilmek mümkün müdür? Onun hislerini, arzularını istediğin şekilde olmadığını bilerek ona özgür iradesini kullanma fırsatı verebilir? Yaptıkları çok uçuk, kaçık bile olsa onun neden yaptığını anlayıp hak verebilir?

Saygı istenmez kazanılır, sevgi dilenilmez verilir, aşk duyulmaz hissedilir, inanç güvenle gelişir, irade ise özgürlükle.

Kaç ilişkide karşımızdakine sadece kendi olabilme fırsatını veriyoruz? Beklentilerin ötesinde onu olduğu gibi sevebilip bağrımıza basabiliyoruz? Yargılamadan, alınmadan, sarsılmadan onun rüzgârla hareket edişini izleyip hoşlanabiliyoruz? Rekabet, kıskançlık, ayıplama, eleştirme, bastırma isteği hissetmeden sadece olduğu gibi yaşamasına izin veriyoruz?

İçimde öylesine büyük bir özlem var ki, bunu yaşamaya, bunu algılayacak birinle sohbet edebilmeye, sorduğum sorulara kendi gibi cevap verecek varlıklara, bir şey kanıtlama çabasının dışında tüm zayıflıklarınla kabulleniş içersinde tevekülle kendini ifade edebilenlere, beğenilmeyeceğini ve bir daha istenmeyeceğini hatta ona oluşan saygıyı yitireceğini sansa bile sonuna kadar açık olabilenlere, her konuda seni sen olduğunda tartışmaya gerek kalmadan öz saygıyla dinleyebilen birilerine.

Bazen hissettiklerinin, bildiklerinin hiçbir kanıtı yoktur, hiçbir elle tutulur yanı yoktur ama bunu bildiğinde ve söylediğinde sana bunu kim söyledi bakışlarınla bakıp, sezgilerinin ve şuurunun açıklığına inanmayıp suçu başkalarında arayanlardan sıkıldım, beni ben gibi göremeyen, anlamayan, yargılayan dostlara hep ben diye baktım. Bunlar benim eksiklerim ki bana geri yansıyor diye düşündüm, ve kendimi çok irdeledim eksikliklerimi tamamlamaya çalıştım, şimdi bunun üstüne bir ekleme yaptım ve dedim ki, bu benim irade sınavım, hâlâ bunu görüp, yaşıyorsam benim eksiğim artık bunlar değil bunu yaşamayı seçmemle ilgili.

O halde göremediklerimi görmek dileğiyle sevgili dünya sana bağlanıyorum çünkü sen bunu hak ediyorsun, kendi eksikliklerim yüzünden senden ayrılmak ve uçmak isteğim yerine sevgi ve saygıyla yaşadıklarıma güveniyor ve seni içime, yaşamıma katıyorum. Beni beslediğin, üstünde yaşama fırsat verdiğin ve güzelliklerini benimle paylaştığın için teşekkür ediyorum.
Seni, sizi, bizi, hepimizi ve tüm bütünü seviyorum ve içime alıyorum.
Sevgimle...

Birleşen Bütündedir.

1 Haziran 2006
Carolina Isolabella Özgün

21.10.2006

BİR KADININ BİTTİĞİ AN

 

 

 

 

     Bir kadının bittiği an; aldandığını anladığı andır. Aldatıldığını değil aldandığını anladığı an. Duyguları,  hisleri ve aklının ötesinde kendini kaptırdığı hayal bulutunun yerle bir olduğu ve gerçekleriyüzüne tek tek vurduğu andır. O andan itibaren bir daha o kadın geri gelmez, gelse de artık güvenemez, güven yitti mi direnç de biter. Anlamsız bir sükunet başlar ve fark eder ki aslında başından beri bildiği ve hissettiklerini sonuna kadar inkâr etmek için savaşmıştır. Hayaline tutunmuş ve onu asla terk etmek istememiştir ama acı gerçek onu sardığında ve artık hiçbir çıkmaz yol bırakmadığında kadın biter ve bitirir.

 

     Bir kadının ne istediğini anlamaya kendini adamış adamların aslında temelde bildiklerini zannettikleri ama hiç bilemedikleri bir yanı vardır. O da kadının tek isteği sevdiği kişi tarafından gizeminin ve sırlarının keşf edilmesi ve sonrasında ona sahip çıkmasıdır, özel olduğunun anlaşılması ve şımartılmasıdır. Böyle olduğunda kadın sevdiğini her haliyle sevip kabullenir. Gönlünü kaptıran bir kadın aslında erkeğini en başından tanır ama erkeğin onu tavlamak ve bağlamak uğruna yapısından çözdüğü taktikleri de delice benimser ve inanmak ister. Zaaflarını bilinçli olarak kullandırır, sırf belki aslında o beklediği beyaz atlı prens yakıştırmasını ona yapıştırabilmek ve imkânsızı bulmuş olabileceği hayaline inanmak adına. Bir zaman sonra inanır da ve kendini yavaş, yavaş teslim etmeye başlar, direnci ve kaçışı yerini güvene ve samimiyete bırakır, kendini kadın gibi hissetmeyi ve sevdiğinin kollarının altına sığınmayı, arkasında onun olduğunu bilmeyi ve korkusuzca aşkını yaşamayı diler.

 

     Aldığı ilgi, alâka, istenilme duygusu kadını o adama daha çok bağlar, ilgi gördükçe yeşerir ve uslanmaz bir aşık olur. Ama aslında erkeğini kaybetmeye başladığı anlar da bu anlardır çünkü erkek keşfi zor olanı keşif etmeye başlamış ve hayallerini sonuna gelmiştir bile oysa kadın daha yeni başlamıştır. İşte o zamanda erkek kendini geri çekmeye ve yeni keşifler aramaya başlar oysa kadın kendi gizemini ve tüm potansiyelini ona adamaya ve hiç kimseye yapmayacağı kadar özelliklerini ona sunmaya başlamıştır. Bu durumda işin içine cinsellik girdiğinde doyurucu ise ilişki sürmeye devam eder ve bağlanma başlar ama bu oyun da istenildiği gibi olmazsa erkek elde ettiklerini yanına kâr sayıp yol almaya başlar. Belki aşık olmuştur ama heyecan arayışı daha baskındır ve avlama keyfi aç kalmıştır.

 

     Evlilikler, ilişkiler ve süregelen beraberlikler içinde zaman zaman bu tarz olaylar gözlemleriz ve ben son zamanlarda etrafımdaki ilişkilere bakınca bunların daha çok farkına varmaya başladım. Bir kadının erkeğine inandığı ve güvendiği kadar ya da en azından güvenmek istediği kadar kuvvetli bir duygu yoktur. Bazen ne olursa olsun ilişki bitse bile gözde yücelen ve sarsılmaz bir yerde bulunan kişi ile ilgili duyulan ve öğrenilen bir şey öylesine şamar gibi çarpar ki kadın kadınlığını o anda yitirir. Neden bu son zamanlarda kadınların bu kadar erkek gibi çalışıp onlar gibi kendilerine yettiklerinin en doğru cevabı burada gizli sanırım. Kadının aradığı ve her seferinde bulduğuna inandığı ama sonunda yine hayal kırıklığı yaşadığı deneyimlerden sonra artık o da bir erkek gibi davranmaya başlar ve tüm o kadına has davranışlarını ve duygusallığını kapamaya ve örtmeye çalışır, zamanla da gerçek bir erkek gibi olur.

 

     Bir kadının bittiği an; aldandığını anladığı andır. Aldatıldığını değil aldandığını anladığı an. Bir kadının tekrar kadın olabilmesi için ne gerekli derseniz, yeniden inanmak, yeniden sevmek ve yeniden keşf edilmek sanırım.

 

21 Ekim 2006

Carolina Isolabella Özgün

 

3.10.2006

KIZIL SONBAHAR, YEŞİL GÖZLER

 

 

Bugün bir sonbahar günü ve ben yürüdüm yine, usulca ve korkusuzca. Dakikalar geçmedi sadece yürüdüm yolumda. Ağaçların dalları rüzgârla sallanırken, yaprakları el sallarken güçsüz olanları önüme döküldüler. Renkleri solmaya yüz tutmuş yaşamın canları önümde son nefeslerini buldular. Sonra savruldular başka yerlere, görüntümden uzaklaştılar. Eğik güneş ışınları saçlarımı kızıl kızıl boyadılar sonra esen yelle savruldular.  Derken bir çocuk geldi annesinin elinden kaçıp, bana ellerini uzattı, tuttum ellerini ve o bana uçan kuşları gösterdi, annesi şaşkınlıkla aaa derken sadece bir el işaretiyle susturdum şaşkın kadını. Çocuk kucağıma çıkmak istedi, aldım. Saçlarımı okşadı, sadece baktım. Masumdu ve küçük yeşil gözleri sevgiyle bakıyordu, kim nerden tanıdık ve onca kalabalıktan seçtik birbirimizi. Kadın ilk defa böyle bir şey yaşadığını söyledi oysa ben ona sadece gülümsedim, benim için ilk değil dedim. Zaman durdu, ben durdum, çocuk durdu, anne durdu. 

 

Bir zaman sonra birkaç kelime edildi ve anne çocuğunu sevgiyle aldı gitti o giderken benim içimden sanki bir şeyler daha gitti. Olduğum yerde durdum ve sadece izledim, çocuk döndü döndü bana el salladı en sonunda da bir öpücük gönderdi sonra bir daha dönemeden kayboldu gitti. Olduğum yerde durdum hava sıcaktı, güneş eğik, ışık bende, bahar nefesimde, gökyüzü mavi, aklımdaki gözler yemyeşil. Tanıdık, bildik iki yeşil göz, buluştuğum ben aynı bendi.

 

Yürümeye ve düşünmeye devam ederken cep telefonum çaldı ve sevdiğim biri bana kısa bir merhabadan sonra “Sen benim velim misin” dedi. Nasıl, neden, ne alâka derken “Böyle okudum, bir mesajda bu yazıyordu o sensin” dedi. O kişi karşılaştığım çocuğun adaşıydı ve gözleri aynı onun rengi olan biri. Daha ben olayın şaşkınlığını atamadan cevabımı aldım gitti.

 

Şaşırmıyorum, ilk değil ve biliyorum sonda değil. Sadece yürümek yetiyor, hayat sadece yürürken armağanlarını sunuyor, yolunda giderken ve teslimiyetteyken. Coşkulu ve neşeliyken, merkezinde ve nefesteyken. Bugün dostlarla geçen özel günlerden biriydi, sevginin yeşerttiği ve birliğin tekliğiydi. Mutlu ve umutluyum çünkü yolumda yürüyorum ve biliyorum ki çok çok sevgili yoldaşlarım var ve istikametler ayrı görünse de biz beraber yürüyoruz.

Birleşen Bütündedir.

 

 

3 Ekim 2006

Carolina Isolabella Özgün